top of page

Posts List

Resim :UNISDR Yerel Yönetimler Kılavuzu İklim krizi, artan eşitsizlikler, barınma sorunu, hızlı kentleşme, yaşlanan nüfus ve ekonomik kırılganlıklar…Bugün kentler artık yalnızca fiziksel altyapı sorunlarıyla değil; çok katmanlı sosyal, ekonomik ve çevresel krizlerle karşı karşıya. Bu nedenle son yıllarda “dirençli kentler” kavramı uluslararası gündemde giderek daha fazla öne çıkıyor. Ancak dirençlilik yalnızca afetlere dayanıklı yollar, binalar veya enerji sistemleri anlamına gelmiyor. Gerçek dirençlilik; kentlerin krizler karşısında eşitsizlikleri azaltabilme, kırılgan grupları koruyabilme ve herkes için yaşam kalitesini sürdürebilme kapasitesiyle doğrudan ilişkili. Bugün artık temel soru şu: Kentler yalnızca daha “akıllı” mı olacak, yoksa aynı zamanda daha adil ve kapsayıcı mı? Küresel Gündemlerden Yerel Gerçekliğe Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA’lar), Yeni Kentsel Gündem (New Urban Agenda) ve Afet Risklerinin Azaltılmasına yönelik Sendai Çerçevesi gibi uluslararası mekanizmalar, kentlerin geleceğine ilişkin önemli yol haritaları sunuyor. Ancak sorun çoğu zaman küresel çerçevelerin eksikliği değil; bu hedeflerin yerelde nasıl uygulanacağı. Kent politikalarının başarısı, yalnızca ulusal stratejilere değil; yerel yönetimlerin kapasitesine, kurumlar arası koordinasyona, veri temelli yönetişime ve toplulukların karar alma süreçlerine katılımına bağlı hale geliyor. Tam da bu nedenle son dönemde “SKA yerelleşmesi” kavramı öne çıkıyor. Çünkü sürdürülebilir kalkınma hedefleri ancak mahallelerde, kentlerde ve yerel yaşamın içinde karşılık bulduğunda gerçek anlamda etkili olabiliyor. Çok Katmanlı Yönetişim Neden Önemli? İtalya’nın Potenza Bölgesi bu açıdan dikkat çekici örneklerden biri. Bölgesel ölçekte geliştirilen koordinasyon modeli; belediyeler arasında ortak planlama, çevresel koruma, yatırım öncelikleri ve sosyal kapsayıcılığı aynı çerçevede ele almayı hedefliyor.  Buradaki önemli nokta yalnızca teknik planlama değil. Asıl mesele; farklı kurumlar arasında politika uyumu sağlayabilmek ve uzun vadeli hedefleri günlük yönetişim süreçlerine entegre edebilmek. Çünkü dirençlilik yalnızca mühendislik meselesi değildir.Aynı zamanda yönetişim, koordinasyon, veri ve katılım meselesidir. Benzer şekilde Birleşmiş Milletler sisteminin Türkmenistan’ın  Arkadağ şehri için yürüttüğü çok paydaşlı değerlendirme süreci de, sürdürülebilir kentleşmenin artık yalnızca fiziksel altyapı perspektifiyle ele alınmadığını gösteriyor.  İklim, kültür, sanayi, çevre, eğitim ve sosyal politikaların birbirinden bağımsız düşünülemediği yeni bir kentleşme anlayışı gelişiyor. Dirençlilik ve Barınma Hakkı Kentlerin geleceği tartışılırken en kritik başlıklardan biri ise barınma krizi. Bugün dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de güvenli ve erişilebilir konuta ulaşmak giderek zorlaşıyor. Artan kiralar, derinleşen gelir eşitsizliği ve güvencesiz yaşam koşulları; özellikle gençler, kadınlar, yaşlılar ve kırılgan gruplar üzerinde çok daha ağır sonuçlar yaratıyor. Bu nedenle “adil dönüşüm” (just transition) tartışmaları artık yalnızca enerji politikalarıyla sınırlı değil. Barınma politikaları da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.  Çünkü konut yalnızca fiziksel bir yapı değildir.Barınma; güvenlik, insan onuru, toplumsal aidiyet ve dayanıklılığın temel unsurlarından biridir. Bu noktada: • sosyal konut politikaları,  • kiralık sosyal konut modelleri,  • enerji verimli konutlar,  • uzun vadeli erişilebilirlik,  • katılımcı kent planlaması  giderek daha kritik hale geliyor. Kentlerin iklim krizine dayanıklı olması kadar, insanların kentlerde yaşayabilmeye devam edebilmesi de kritik önem taşıyor. Dirençli Kentler İçin Yeni Yaklaşımlar Uluslararası tartışmaların giderek daha fazla vurguladığı bir diğer konu ise kesişimsel yaklaşım ihtiyacı. Çünkü krizler herkesi eşit biçimde etkilemiyor. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler, LGBTI+ bireyler, düşük gelirli topluluklar ve göçmenler; ekonomik ve çevresel krizlerden çok daha ağır biçimde etkilenebiliyor.  Bu nedenle sürdürülebilirlik politikalarının yalnızca teknik göstergeler üzerinden değil; insan hakları, sosyal adalet ve kapsayıcılık perspektifiyle değerlendirilmesi gerekiyor. Gerçek dirençlilik; yalnızca kriz anında ayakta kalabilmek değil, kriz öncesinde eşitsizlikleri azaltabilmekle mümkün. Zincir Olarak Neye Dikkat Çekiyoruz? Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA’lar), bugün yalnızca küresel politika hedefleri değil; aynı zamanda sosyal etkiyi tanımlamak, ölçmek ve farklı paydaşlar arasında ortak bir anlayış geliştirmek için önemli bir referans çerçevesi sunuyor. Zincir Sosyal Girişimi olarak sürdürülebilirliği yalnızca çevresel bir mesele olarak değil; eşitlik, kapsayıcılık, dayanıklılık ve toplumsal adalet boyutlarıyla birlikte ele alan bütüncül bir yaklaşımı benimsiyoruz. Kentlerin karşı karşıya olduğu çok boyutlu krizler; yalnızca teknik çözümlerin değil, kapsayıcı yönetişim modellerinin, katılım mekanizmalarının ve uzun vadeli sosyal politikaların da ne kadar kritik olduğunu gösteriyor. Yerel yönetimlerin, sivil toplumun, akademinin ve özel sektörün birlikte çalışabildiği çok paydaşlı modeller; kentlerin geleceği açısından her zamankinden daha önemli hale geliyor. Çünkü sürdürülebilir kentler yalnızca daha “akıllı” değil; aynı zamanda daha adil, kapsayıcı ve dayanıklı olmak zorunda. Ve gerçek dirençlilik, kimsenin geride bırakılmadığı kentler kurabilmekle mümkün.

Dirençli Kentler Sadece Altyapıyla Kurulmaz

Resim :UNISDR Yerel Yönetimler Kılavuzu İklim krizi, artan eşitsizlikler, barınma sorunu, hızlı kentleşme, yaşlanan nüfus ve ekonomik kırılganlıklar…Bugün kentler artık yalnızca fiziksel altyapı sorunlarıyla değil; çok katmanlı sosyal, ekonomik ve çevresel krizlerle karşı karşıya. Bu nedenle son yıllarda “dirençli kentler” kavramı uluslararası gündemde giderek daha fazla öne çıkıyor. Ancak dirençlilik yalnızca afetlere dayanıklı yollar, binalar veya enerji sistemleri anlamına gelmiyor. Gerçek...

Read More
Nisan ayında Cenevre’de düzenlenen UNECE Regional Forum on Sustainable Development (RFSD) 2026 toplantıları; sürdürülebilir kalkınma tartışmalarının yalnızca teknik politika başlıklarından ibaret olmadığını bir kez daha ortaya koydu. İklim krizinden barınma hakkına, veri yönetişiminden toplumsal cinsiyet eşitliğine kadar birçok başlıkta ortak bir soru öne çıktı: Sürdürülebilir kalkınma gündemi, sahadaki gerçekliklerle ne kadar temas kurabiliyor? Zincir Sosyal Girişimi Kurucusu Elif Topkaya Sevinç, 20–22 Nisan tarihleri arasında Cenevre’de gerçekleştirilen forum kapsamında toplantılara bir hak savunucusu ve sivil toplum aktörü olarak katılım sağladı. Forumun açılış oturumunda, bölge sivil toplum mekanizması adına söz alan Topkaya Sevinç; sürdürülebilirliğin yalnızca politika belgeleri, göstergeler ve kurumsal söylemler üzerinden değil, insan hakları, hesap verebilirlik ve katılım mekanizmalarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Topkaya Sevinç konuşmasında, sürdürülebilir kalkınmanın sahadaki toplulukların yaşam deneyimlerinden kopuk ilerleyemeyeceğine dikkat çekerek; özellikle yerel katılım, sosyal adalet ve kırılgan grupların karar alma süreçlerine dahil edilmesinin önemine değindi. Forum boyunca: Birleşmiş Milletler ajanslarıyla görüşmeler gerçekleştirildi, Panel ve yan etkinliklere katılım sağlandı, ECE bölgesinden sivil toplum aktörleriyle birlikte değerlendirme toplantıları yürütüldü, UN80 ve Beyond GDP başlıklı oturumlar başta olmak üzere, gözden geçirilen beş Sürdürülebilir Kalkınma Amacı kapsamında sivil toplum katkıları sunuldu. Toplantılarda öne çıkan başlıklardan biri de sürdürülebilir kalkınmanın yalnızca ekonomik büyüme göstergeleri üzerinden değerlendirilemeyeceği yönündeki tartışmalardı. Özellikle Beyond GDP yaklaşımı kapsamında; yaşam kalitesi, eşitsizlikler, bakım emeği, toplumsal refah, çevresel etkiler ve demokratik katılım gibi başlıkların politika üretim süreçlerinde daha görünür hale gelmesi gerektiği vurgulandı. Forum boyunca dikkat çeken bir diğer konu ise sürdürülebilir kalkınmanın yerel düzeyde uygulanmasına ilişkin artan ihtiyaç oldu. Kentler, yerel yönetimler ve topluluklar; iklim krizinden barınma sorununa, sosyal eşitsizliklerden afet risklerine kadar birçok küresel sorunun etkilerini doğrudan deneyimliyor. Bu nedenle veri, yönetişim, katılım ve çok paydaşlı iş birliği mekanizmalarının güçlendirilmesi; sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin yerelde karşılık bulabilmesi açısından kritik önem taşıyor. Barınma hakkı, sosyal koruma mekanizmaları ve adil dönüşüm tartışmaları da forumun öne çıkan başlıkları arasındaydı. Özellikle erişilebilir konut, sosyal konut politikaları, enerji verimliliği ve kırılgan grupların kent yaşamına eşit katılımı gibi konuların; iklim politikaları ve sürdürülebilirlik gündemiyle birlikte ele alınması gerektiği vurgulandı. RFSD 2026 toplantıları, sürdürülebilir kalkınmanın yalnızca teknik hedefler ve raporlama süreçlerinden ibaret olmadığını bir kez daha gösterdi. Gerçek dönüşüm; ancak insan haklarını merkeze alan, katılımı güçlendiren, veri temelli ve hesap verebilir süreçlerle mümkün olabilir. Cenevre’den geriye kalan en güçlü sorulardan biri belki de şuydu: Sürdürülebilir kalkınma, gerçekten yaşamları dönüştüren bir süreç mi; yoksa giderek daha fazla kurumsal söylemler içinde mi sıkışıyor? Bu sorunun yanıtı ise büyük ölçüde; yereldeki aktörlerin, sivil toplumun ve toplulukların karar alma süreçlerine ne ölçüde dahil edildiğinde yatıyor.

UNECE RFSD 2026’dan Notlar: Sürdürülebilirlik Bir Söylem mi, Yoksa Dönüşüm Aracı mı?

Nisan ayında Cenevre’de düzenlenen UNECE Regional Forum on Sustainable Development (RFSD) 2026 toplantıları; sürdürülebilir kalkınma tartışmalarının yalnızca teknik politika başlıklarından ibaret olmadığını bir kez daha ortaya koydu. İklim krizinden barınma hakkına, veri yönetişiminden toplumsal cinsiyet eşitliğine kadar birçok başlıkta ortak bir soru öne çıktı: Sürdürülebilir kalkınma gündemi, sahadaki gerçekliklerle ne kadar temas kurabiliyor? Zincir Sosyal Girişimi Kurucusu Elif Topkaya...

Read More
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 4 Mart 2026 tarihinde yapay zekâ sistemlerinin eşitlik ve ayrımcılık üzerindeki etkilerine ilişkin yeni bir tavsiye kararı kabul etti. “Recommendation CM/Rec(2026)1 on equality and artificial intelligence” başlıklı karar, yapay zekâ teknolojilerinin insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile uyumlu şekilde geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor. Yapay zekâ sistemlerinin giderek daha fazla alanda kullanılmasının, mevcut toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretme veya derinleştirme riski taşıdığına dikkat çekilen belgede, özellikle veri setleri ve algoritmaların içerdiği önyargıların ayrımcılığı pekiştirebileceği ifade ediliyor. Tavsiyede ayrıca yapay zekâ sektöründe kadınların ve ayrımcılık riski altındaki grupların yeterince temsil edilmemesinin bu riskleri artırdığı belirtiliyor. Karar, üye devletlere yapay zekâ sistemlerinin tüm yaşam döngüsü boyunca eşitlik ve ayrımcılık risklerinin değerlendirilmesini sağlayacak politika ve düzenlemeler geliştirme çağrısında bulunuyor. Bu kapsamda özellikle: yapay zekâ sistemlerinde şeffaflık ve açıklanabilirlik, insan denetimi ve hesap verebilirlik, ayrımcılık riskleri için etki değerlendirmeleri, algoritmalarda önyargıların tespiti için denetim mekanizmaları gibi araçların geliştirilmesi öneriliyor. Tavsiye kararında ayrıca yapay zekânın yalnızca riskler değil, aynı zamanda fırsatlar da barındırdığı vurgulanıyor. Uygun şekilde tasarlandığında yapay zekâ sistemlerinin ayrımcılığı tespit etme, eşitliği teşvik etme ve nefret söylemi ile mücadele gibi alanlarda kullanılabileceği belirtiliyor. Dijital Dönüşüm ve Eşitlik Dijital dönüşüm hızlanırken, yeni teknolojilerin toplumsal etkilerini insan hakları perspektifiyle ele almak giderek daha önemli hale geliyor. Yapay zekâ teknolojilerinin tasarımı ve kullanımı sırasında eşitlik ve ayrımcılık risklerinin dikkate alınması, dijitalleşmenin yeni eşitsizlikler üretmesini önlemek açısından kritik bir rol oynuyor. Zincir Sosyal Girişimi olarak dijital teknolojilerin sunduğu fırsatların yanında dijital alanda ortaya çıkan eşitsizlikler konusunda farkındalık yaratmanın  ve insan hakları temelli teknolojik dizaynın önemine dikkat çekiyoruz.

Avrupa Konseyi’nden Yapay Zekâ ve Eşitlik Tavsiyesi

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 4 Mart 2026 tarihinde yapay zekâ sistemlerinin eşitlik ve ayrımcılık üzerindeki etkilerine ilişkin yeni bir tavsiye kararı kabul etti. “ Recommendation CM/Rec(2026)1 on equality and artificial intelligence ” başlıklı karar, yapay zekâ teknolojilerinin insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile uyumlu şekilde geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor. Yapay zekâ sistemlerinin giderek daha fazla alanda kullanılmasının, mevcut toplumsal eşitsizlikleri yeniden...

Read More
Her yıl 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde başlayan ve 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne kadar süren 16 Günlük Aktivizm, dünya çapında milyonlarca insanın katıldığı, şiddetsiz bir dünya için farkındalık yaratmayı amaçlayan en güçlü küresel kampanyalardan biri. 2025’in teması, Birleşmiş Milletler’in çağrısıyla “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Dijital Güçlenme ve Güvenlik” olarak belirlenmiş durumda. Bu tema, özellikle dijital alanlarda giderek görünür hâle gelen şiddet biçimlerini gündeme taşıyor: çevrim içi taciz, siber takip, manipüle edilmiş görüntüler, kimlik gaspı, ekonomik istismar ve nefret söylemi artık kadınların günlük dijital deneyimlerinde yaygınlaşan riskler. Dijital teknolojilerin sunduğu imkânlar, kadınlar ve gençler için güçlenme alanları yaratırken; şiddetin, kontrolün ve ayrımcılığın çevrim içi biçimleri de aynı hızla artıyor. Bu nedenle 2025 teması, yalnızca fiziksel değil, dijital şiddetle mücadeleyi de küresel gündemin merkezine yerleştiriyor. Zincir Olarak Neden Bu Konuya Odaklandık? Zincir, kuruluşundan bu yana hak temelli dijital üretim, toplumsal cinsiyet eşitliği ve dijitalleşmenin yarattığı risklere dair farkındalık alanlarında çalışmalar yürütüyor. 2023 depremi sırasında hayata geçirilen Afet Platformu ile dijital dayanışmanın gücünü deneyimledik; ZincirApp ile bilgiye erişimin eşitsizliğini azaltmayı amaçladık; 2025'de  ise dijital alanlarda artan şiddet biçimlerine dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak için 16 Günlük Aktivizm kampanyasına aktif katılım sağladık. 2025 Kampanyasında Öne Çıkan Mesajlarımız 2025 yılı 16 Günlük Aktivizm kampanyamız, dijital çağda şiddetin yeni biçimlerini görünür kılmayı ve toplumsal farkındalığı artırmayı amaçlayan güçlü bir çerçeve üzerine kuruldu. Kampanyanın en önemli mesajlarından ilki, dijital şiddetin gerçek bir şiddet biçimi olduğudur. Çevrim içi taciz, ısrarlı takip, tehdit, manipüle edilmiş görüntüler, kimlik gaspı ve ekonomik istismar; ekran üzerinden gerçekleşse de etkileri fiziksel, psikolojik ve ekonomik olarak hayatın tüm alanlarına yayılabilmektedir. Dijital ortamda yaşanan bir saldırının yarattığı korku, kaygı ve güvensizlik hissi, çoğu zaman çevrim dışı ortamlarda hissedilen şiddet kadar yıkıcıdır. Kampanyanın ikinci mesajı, dijital şiddetin cinsiyetli bir olgu olduğuna dikkat çekmektedir. Araştırmalar, kadınların çevrim içi taciz ve zorbalığa orantısız biçimde maruz kaldığını göstermektedir. Özellikle genç kadınlar ve kız çocukları, hem çevrim içi görünürlüklerinin yüksekliği hem de toplumsal cinsiyet kalıpları nedeniyle daha kırılgan konumdadır. Dijital alanlar eşitlik vadederken, aynı zamanda cinsiyet temelli şiddetin en hızlı yayılan biçimlerinden birine dönüşebilmektedir. Bir diğer önemli bulgu ise şiddetin hâlâ yeterince görünür olmamasıdır. Türkiye’de yapılan araştırmalar, dijital şiddetin yaygınlığının yüksek olmasına rağmen resmi raporlama oranlarının çok düşük olduğunu ortaya koymaktadır. Engelleme, sessiz kalma veya yalnız başına baş etmeye çalışma davranışları, mağdurların çoğu zaman dijital şiddetin ağırlığını tek başlarına taşımak zorunda kaldığını göstermektedir. Bu görünmezlik, hem destek mekanizmalarının devreye girmesini engellemekte hem de şiddetin normalleşmesine yol açmaktadır. Bu nedenle kampanyamızda dijital güvenliği güçlenmenin bir parçası olarak ele aldık. UN Women’ın rehberinden yola çıkarak güçlü şifre kullanımından gizlilik ayarlarının düzenlenmesine, iki aşamalı doğrulama sistemlerinden kanıt saklamaya, şüpheli davranışları fark etmeye ve ihtiyaç hâlinde destek aramaya kadar birçok temel adımı öne çıkarıyoruz. Dijital güvenlik, sadece teknolojik bir beceri değil; aynı zamanda bir hak, bir koruma aracı ve bir güçlenme stratejisidir. Dijital platformların rolü de bu çerçevenin ayrılmaz bir parçasıdır. Platformların moderasyon politikaları, güvenlik uygulamaları, ihbar mekanizmaları ve algoritmaları, kadınların çevrim içi güvenliğini doğrudan etkilemektedir. Şeffaf, hesap verebilir ve kullanıcı odaklı politikalar olmadan dijital alanların güvenli hâle gelmesi mümkün değildir. Son olarak, kampanyamızın belki de en güçlü vurgularından biri dayanışmanın dijitalde de hayat kurtardığıdır. Dijital şiddete maruz kalan kadın ve gençler için destekleyici bir yaklaşım, suçlamadan dinlemek, bilgi paylaşmak ve güvenli alan yaratmak son derece değerlidir. Şiddetin karşısında yalnız olmadığımızı bilmek, dijital alanlarda da dayanışmanın iyileştirici gücünü ortaya koymaktadır. Zincir Kampanyaya Nasıl Katıldık? ✨ 16 gün boyunca her gün, dijital şiddetin bir yönünü görünür kılan içerikler ürettik. ✨ UN Women, EIGE ve Türkiye Dijital Şiddet Araştırması gibi uluslararası geçerliliği olan verileri derledik. ✨ Dijital şiddetin ekonomik, psikolojik, toplumsal ve teknolojik boyutlarını anlattık. ✨ Gençler için riskleri ve korunma yöntemlerini açıkladık. ✨ Dijital okuryazarlığı ve güvenliği artırmaya dönük rehber içerikler oluşturduk. ✨ Sosyal medya üzerinden geniş bir farkındalık kampanyası yürüttük. . Dijital Alanlarda Güvenlik Mümkün: Birlikte, Bilinçle ve Dayanışmayla Dijital şiddetle mücadele, sadece kadınlar için değil; gençler, LGBTİ+ bireyler, gazeteciler, aktivistler ve toplumun her kesimi için önemli bir insan hakları mücadelesidir. Zincir olarak hedefimiz, bu mücadelenin dijital ayağını güçlendirmek, farkındalığı artırmak ve herkes için güvenli dijital alanlar yaratılmasına katkıda bulunmak, dijital şiddete noktayı koymak. NoktayıKoy🟠

16 Günlük Aktivizm 2025: Dijital Çağda Şiddete Karşı Farkındalık, Dayanışma ve Güçlenme

Her yıl 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde başlayan ve 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne kadar süren 16 Günlük Aktivizm , dünya çapında milyonlarca insanın katıldığı, şiddetsiz bir dünya için farkındalık yaratmayı amaçlayan en güçlü küresel kampanyalardan biri. 2025’in teması, Birleşmiş Milletler’in çağrısıyla “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Dijital Güçlenme ve Güvenlik” olarak belirlenmiş durumda. Bu tema, özellikle dijital alanlarda giderek görünür hâle gelen şiddet biçimlerini...

Read More
Zincir Sosyal Girişimi, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na (SKA) yönelik çalışmalarını, ulusal ve uluslararası deneyimlerden beslenen bütüncül bir çerçeve ile yürütür. BM süreçleri; politika oluşturma trendlerini, küresel öncelikleri ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki gelişmeleri yakından izleme fırsatı sunar. Zincir, bu tanıklığı yalnızca savunuculuk alanında değil, kurumların sosyal sorumluluk stratejilerini güçlendiren bir bilgi kaynağı ve yönlendirici bir araç olarak değerlendirir. Bu birikim sayesinde Zincir; kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının SKA’lara uyumlu hedefler belirlemesine, dijitalleşme ve eşitlik ekseninde kapasite geliştirmesine ve toplumsal etki odaklı projeler tasarlamasına katkı sağlar. Uluslararası mekanizmalarda kurulan dayanışma ağları da Zincir’in yaklaşımının önemli bir parçasıdır. Dünyanın farklı bölgelerinden kadın örgütleriyle kurulan temaslar, küresel eğilimleri anlamaya ve Türkiye’deki kurumlara bu çerçevede yol gösterici bir perspektif sunmaya imkân tanır. Zincir, bütün bu birikimiyle kurumların sosyal sorumluluk anlayışını güçlendirmeyi; SKA’lara yönelik çalışmalarını bilimsel, kapsayıcı ve insan hakları temelli bir çerçeveye oturtmalarına destek olmayı hedefler. Böylece yalnızca toplumsal etkiye katkı sunmakla kalmaz, aynı zamanda kurumların sürdürülebilirlik yolculuklarında güvenilir bir çözüm ortağı olarak konumlanır.

Zincir Sosyal Girişimi ve BM Süreçleri: Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlı Odaklı Kurumsal Dönüşüm İçin Birikim ve Dayanışma

Zincir Sosyal Girişimi, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na (SKA) yönelik çalışmalarını, ulusal ve uluslararası deneyimlerden beslenen bütüncül bir çerçeve ile yürütür. BM süreçleri; politika oluşturma trendlerini, küresel öncelikleri ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki gelişmeleri yakından izleme fırsatı sunar. Zincir, bu tanıklığı yalnızca savunuculuk alanında değil, kurumların sosyal sorumluluk stratejilerini güçlendiren bir bilgi kaynağı ve yönlendirici bir araç olarak...

Read More
bottom of page